6 Mart 2026 Cuma

Bir Yas Hikayesi - Hamnet

Hamnet, William Shakespeare ve eşi Agnes’ in, 11 yaşındaki oğulları Hamnet' i ani şekilde kaybetmelerinin ardından yaşadıkları derin yas sürecini konu alıyor.

Son günlerde, oldukça ses getiren bir film. Ben filmi, naçizane, evlat kaybı yaşamış, yas tutan bir anne olarak değerlendirmek istedim.

18 ay sonra, İren’ siz ilk sinema deneyimim olacağı için aşılması gereken yeni bir eşikti benim için sinemaya gitmek. Bu eşiği, yası anlamlandıran bir film ile atlayacak olmak doğru bir tercihti. 

Agnes, ikizlere doğum yaptığında, kızı nefes alamazken, anneliğin o ‘delilik’ hali ile tanıştırıyor bizi: “Yaşayacaksın, yaşayacaksın. Hiçbir şey seni benden alamayacak.” diyerek. “Aramıza hoş geldin” diye geçiyor içimden. 

Annelik, evladı için olmazları olduran, her şeyin üstesinden gelebilecek gücü kendinde bulan bir hal ama asıl olan bu değil bildiğimiz üzere. Bu noktada, ölümünde doğum kadar konuşulması gereken bir şey olduğu incelikle işlenmişti filmde. 

Shakespeare’ in hayalleri için, Agnes, 3 çocukla yuvayı tek başına kurup sırtlanıyor, isimlerini bilmediğimiz bir çok anne gibi. Ta ki, Hamnet’ i ani bir şekilde kaybedene dek.

Evlat kaybının ardından dağılan bir aile görüyoruz. Anne-baba yası çok farklı yaşıyor. Agnes’ in öfkesine, acısına, yasına, Hamnet’ in yokluğunu kabul edemeyişine tanıklık ederken, Shakespeare’ in sessizliği sinir bozuyor. Her iki ebeveynde yalnızlaşıyor. Bu hikaye, şahit olduğum bir çok yaslı ailenin hikayesinden çok tanıdık. 

Shakespeare’ in bu sessizliği, sonunda bir başyapıt olan Hamlet’ e dönüşüyor ve kaybını anlamlandırma çabası, varoluşsal bir arayışın sesi oluyor: “To be, or not to be, that is the question...”

Yas, sessiz ama gürültülü bir hal. Filmde, yasın bu sessizliği, Oscar adayı Jessie Buckley’ nin oyunculuğu ile gürültülü bir sese dönüşüyor. 

Sosyal medyada sıklıkla karşımıza çıkan, Hamnet’ in son nefesini Agnes’ in kollarında verdiği o sahneden daha çok sessizliğinin içinde sadece bakışları ve mimikleri ile yasını anlattığı son sahne beni çok etkiledi. 

Tam bu noktada, içinde Agnes, Gaye ve tanıdığım onlarca yaslı annenin olduğu gözyaşlarım aktı. Buckley’ nin sessizliği ağır darbeler indirdi yüreğime. 

Son sahnede, Shakespeare ile Agnes’ in göz göze gelmesi, aynı evlat için tutulan farklı iki yasın birleştiği nokta oldu. Artık, yalnız değillerdi. Hamnet, tam da hayal ettiği gibi, babasının sahnesinde yeniden can bulup varlığını sürdürürken, Agnes sessiz ve garip bir derinliğin olduğu bakışlarında aradı Hamnet’ i. 

Yasın aşamalarına, son on dakikalık final bölümde şahit olduk… İnkar, öfke, depresyon, pazarlık, kabul… Gözünde geçmişe dair canlanan anılar ve Hamnet’ in sahne hayalinin, fiziksel olarak var olmamasına rağmen, babasının sahnesinde başka bir varoluşa dönüştüğü an. Agnes’ in oğlu ile kurduğu gelecek hayallerinin yasını tutmasının da son buluşuydu belki bu an. 

Ve her iki ebeveyninde bu acımasız gerçeği kabul ederken, Agnes’ in hayalinde küçük Hamnet ile vedalaşması, oturduğum koltuğa çiviledi beni. Evlat kaybı ile aile yasın dalgalarıyla farklı şekillerde boğuşurken, Hamnet, babasının kaleminden Hamlet olarak yeniden doğuyor. Annesinin ise kalbinde… Agnes, kalbini, evlatlarının gidişinden sonra onların sevgisine açık tutabilen her anne gibiydi, bizdendi. 

Yas, gidenin değil, geride kalanın işi. Kendine has bir dili var. Yıllar önce de aynı dilin var olduğunu, muhtemelen yıllar sonra da aynı dilin var olacağını bilmek güven verdi. 

Bu dili, bir sinema filminde, Agnes karakterinden okuyabilmek ise, yalnız olmadığımı hissettirdi. Tüm annelerin, evlat kaybı ile dağılan ailelerin, hayatların, artık aynı kişi olunamayacağının yalın bir anlatımını izledim. Yasın sessiz ama gürültülü çığlığı ancak bu kadar doğal yansıtılıp, görünür kılınabilirdi. 

Tüm mesele, “Olmak ya da olmamak” idi aslında. Filmin ardından, hayatımıza yas girdikten sonra, yasımızla nerde olmak, nerde durmak isteyeceğimiz üzerine uzun uzun düşünebiliriz.

 

 

 

12 Şubat 2026 Perşembe

Yasın Değişen Kelimeleri

Acı eski acı değil, özlem eski özlem değil… Hasret çekmek, gözyaşı dökmek, gülmek, üzülmek… Hayal kırıklığı, yokluk, boşluk… Sevgi…

Yas, bugüne kadar anlamını bildiğini sandığın sözcüklerin de şekil değiştirmesiymiş… Aslında, anlamlarını hiç bilmediğini fark etmek ya da yeni anlamlar yüklemekmiş sözcüklere…

İren doğduğunda, “Sevgi böyle bir şeyse, ben hiç kimseyi sevmemişim bugüne kadar.” diyerek anlatıyordum ona olan sevgimi…

Sevgimi, kelimelere sığdıramazken, derin bir özleme sığdırmaya çalışıyorum şimdi kendimi… “Özlemek böyle bir duyguysa, ben hiç kimseyi özlememişim bugüne kadar.” diyerek ardından…

Sevgim sonsuzluğa yol alırken, bu tarifi olmayan özlemi de kattı yanına… Birkaç saat sonra kavuşacağını bilip özlemenin içinde taşıdığı umut ile; ne zaman kavuşacağını bilmeden özlemenin yakıcılığı arasındaki ikilemi tanıdım…

Umut… Geleceğe dair olumlu ihtimallere olan inanç… Hangi olumlu ihtimale inanılır ki bu saatten sonra?

Ummak… Bir şeyin olmasını beklemek…

Bekledim… Aylarca, çıkıp geri gelmesini bekledim… Kapı çaldığında, O gelmiştir diye bekledim… Saniyeler içinde, “Sensiz eve girmezdi ki? Nasıl gelsin tek başına? Saçmalama.” diyerek döndüm unutmak istediğim gerçeğe…

Unutmak… Çok korktum unutmaktan… Anılarımızı, anlarımızı… Sadece o günü unutmak istedim… Hatta silmek hafızamdan… Onsuz devam eden hayatıma dair her şeyi yok etmek…

Gerçek… Neydi gerçek olan? Her defasında aynı soruyu soruyorum: “Böyle bir şey olmuş olabilir mi?” Kendi kendime cevaplıyorum: “Olamaz!”, “Olmamalı!”. “Olmamalıydı!”. “Oldu! Gözünün önünde oldu. Neyi kabul etmiyorsun? Kendine gel!” diyerek cesurca yüzleşebilmek belki de gerçek…

Her şeye söz geçiyor, evladının yokluğuna sıra gelince, içerde hiç susmayan derin bir sessizlik kaplıyor etrafı, bir iç çekişle…

Dünyaya gelişin, beklenen bir sürprizdi… Gidişin ise, beklenmedik şekilde, aniden oluverdi… Hayat, en büyük sürprizi yaptı bana! Varlığınla, bir mucizeyi yaşadım; yokluğunda kayboldum mucizende…

Sürpriz… Genel anlamda, beklenmedik anda, insanı şaşırtarak sevindiren olay… Bizim hikayemizde ise tam tersi… İnsanın dünyasını başına yıkan olay…

Biliyor musun İren? “Sana bir sürprizim var.” ile başlayan her cümlenin ardından SEN çıkacakmışsın gibi geliyor. Bu cümleyi her duyduğumda, birkaç saniyede olsa “İren geri gelecek.” umudu sarıyor tüm benliğimi. Bekliyorum, seni geri getirip, sürprizin hakkını versinler diye. Sonra, içimden bu muymuş diye geçirmem... Yine aynı hayal kırıklığı ve boşluk… 

Yas sürecinde hiçbir dil yetmiyor yaşadıklarımızı anlatmaya… Değişen hayatımıza ayak uydurmak istercesine, o güne dek bildiğimiz tüm kelimeler anlamlarını yitirip yeni bir hale bürünüyor…

Sizin değişen kelimeleriniz neler peki?


7 Şubat 2026 Cumartesi

Gerçek Olur Mu Her Şey?

Bütün gün bu köşeye kavuşmayı bekliyorum… Yas sürecinde yanımda olan herkes biliyor ‘balkon’ umu… 

Orası yas köşesi, öyle herkes giremez… Bazen, anneannen ve deden geldiğinde bile kışkışlıyorum İren. Önceleri bozuluyorlardı buna, şimdi "Gelebilir miyiz?" diyorlar. 

Herkes biliyor ‘yas köşemi’. Ziyarete geldiklerinde  "Sen balkona çıkmak istediğinde biz buradayız diye rahatsız olma, gitmemizi istediğinde söyle" dedirtecek kadar ‘özel’ bir köşe. 

Sensiz ilk gecem hastane koridorunda, morg kapısında seni bekleyerek geçmişti; geri gelirdin belki... Sensiz geri döndüğümde evimize, kaç güneş doğurdum kaç güneş batırdım bu köşede bilmiyorum. 

Önceleri, eskiden çıktığımda camın köşesindeki koltuğa uzandığında gözüme denk gelen ayaklarını hayal ettim. O camdan (minik diyemeyeceğim) koca ayaklarını görebilmek bile ne kadar eşsizmiş. Ama ben o ayakları öptüm, hatta parmağının arasındaki beni bile öptüm son kez. 

Zamanla bu köşe, ilham perilerinin geldiği, blog yazılarının yazıldığı, birçok paylaşımın yapıldığı, cennetteki arkadaşlarının anneleriyle konuştuğum, hep seni düşündüğüm bir yer oldu. 

Bazen güldüm, bazen ağladım. Fotoğraflarına baktım (daha kolay bakabiliyordum ilk zamanlar), videolarını izledim, sesini duydum. Şarkılar dinledim, okuduğumdan bir şey anlamadığım kitaplar okuduğum gibi, izlediğimden de bir şey anlamadığım diziler izledim, arkadaşlarımla uzun sohbetler ettim. 

Gökyüzünü seyrettim, hangi yıldız olduğunu bulmaya çalışarak. Bir yerlerden bakıyorsan eğer, nereden olabileceğini aradım yıldızların arasında. Hatta burada, senin hep oturduğun, şimdi benim olan koltukta uyudum bile. 

Hayaller kurdum. Geri kalan hayatımla ilgili değil, kavuşmamızın hayali. Senin orda ne yaptığını düşündüm. Gün içinde yaşadıklarımı anlattım sana, ne diyeceğini düşünerek. Yani, kendi kendime sordum, kendi kendime cevapladım işte. 

İçtiğim kahvenin, sigaranın hesabını tutmadım. Sana sözüm vardı, onu da tutamadım. Anlarsın beni diye avuttum kendimi. Zaten, geriye kalan hayatım, büyük bir avuntu içinde geçmeyecek mi? 

Bazen yaptıklarımı sorguladım. Mesela, İren’ cim, bu köşede saatlerce ertesi gün ne giysem diye düşündüm, çok renk seçeneği varmış gibi, hangi ayakkabıyla kombin yapacağımı düşündüm uzun uzun. Her ‘saçma’ düşüncenin altında yatan sebebi aradım ve hep bir cevap buldu kalbim. Bilirsin ki ben pek akılla cevap bulamam, hep kalbi dinlerim. 

Kaçıyordum. Senden değil elbette. Yokluğundan. Yokluğunun boşluğundan. Çünkü zihnim biliyor acımasız gerçeği. Kalbimse, o kadar güçlü reddediyor ki, yokluğunun boşluğunu kabul edip, aslında bildiği acı gerçeği, abuk sabuk zihin oyalanmalarının içine saklıyor. 

“Gerçek mi?” 

Buraya senin o heyecanlandığın, sevindiğin anlarda sorduğun bu soru yakışmaz mı? İçimden ses tonunu, vurgunu yapıyorum elbette. 

Annecim, ben sorabilir miyim bu sefer? Ama heyecanla, sevinçle değil. Çaresizlik ve hüzünle. “Gerçek mi bunlar İren?” Bu dünyada, yanı başımda olmaman gerçek mi? Cevap verme, sanırım duymaya hazır değilim Balım. Ve sanırım, hayatım boyunca hazır olamayacağım. 

Belki de uyanırım karanlık bir gecenin, senin gibi ışık saçan sabahında; yanında; 'yas köşemde' defalarca hayal ettiğim gibi. 

O zaman gerçek olur her şey.