17 Nisan 2026 Cuma

Acıyı Sömürmeyin!

Acının içinde acıdan kaçmak istemek…

Yaşadığım tam olarak bu…

Son birkaç gündür… Gördüklerimiz, duyduklarımız, paylaşılanlar…

Bir öğretmen olarak durmak, evladını kaybetmiş bir anne olarak sadece kaçmak istiyorum…

Mesleki açıdan düşününce ayrı zor, anne yüreğiyle düşününce apayrı…

İlk defa, yüreğinin nasıl yandığını bildiğim anneleri düşünmek istemiyorum… İlk defa, yanlarında olabilmek için ne yapabilirim, nasıl ulaşabilirim diyemiyorum kendime…

Bencilce, ama bir yandan da kendimi koruma kalkanı bu…

Nedir o görüntüler? Morg yazan bir kapının önünde bekleyen aileler… Yitirilen evlatların fotoğrafları her yerde, bir de yarayı daha da kanırtmak istercesine, her birinin arkasında melek kanatları, fonda duygusal müzikler…

Bunu böyle yapmayın!

O anneler, babalar, o çocukların arkadaşları… Bu şekilde görmesinler son karelerini giden yavruların…

Biraz düşünün lütfen!

Sömürmeyin! Acıyı sömürmeyin!

Toplumca, çok üzgünüz, endişeliyiz biliyorum… Ama, şunu da biliyorum ki ‘hayat devam ediyor’ ve edecek… Hayat, sadece o aileler için duracak… Bazılarının kaygısı, endişesi, üzüntüsü geçecek… Herkes, kendi rutinine dönecek… Bazılarının ise, gün gelecek, acısından kaçmak isteyecek kadar acımış olacak içi…

Geride kalanları düşünerek atın adımları… Daha travmatik, daha zorlayıcı hale getirmemeye çalışın… Bu duyarlılığı gösterebilin…

Gidenler, maalesef gittiler… Kalanlar, maalesef geride kaldılar…

Gidenlere sahip çıkamadık, koruyamadık ama geride kalanların işini en azından daha fazla zorlaştırmayabiliriz…

13 Nisan 2026 Pazartesi

Yas Geceleri

En çok gecelerden korkarız… Yas tutarken…

 

Gece; güneşin yeryüzünü aydınlatmadığı karanlık süreye verilen ad.

Kökeni, Eski Türkçe’ den… Gecikmek, geri kalmak fiilinden türetilmiş. Geride kalmışlığımızı bilir gibi… Hayatın akışında, bazı şeylerin kontrolünün bizde olmadığını hatırlatır gibi… “Acaba, geciktim mi? Başka türlü hareket etseydim, davransaydım sonuç farklı olur muydu?” sorularımızı duyar gibi…

Anlamı, günün karanlık, sessiz ve huzurlu zaman dilimi. Yaşadığımız durumla büyük bir tezat içinde bu anlam… Gündüzler bile karanlık artık, dünya kapkaranlık… Her an, her yer huzursuz… Ve içimizden yükselen çığlıkların sesi, gecenin sessizliğinin en büyük düşmanı…

Gece; yokluğun sinsice yüreğimize sızdığı vakit…

Gece; bizlerin, sadece gözlerinin değil, gönlünün de ağladığı zaman dilimi.

Hayat, herkes için sakinleşmiş, durmuşken; biz o derin sessizliğin içinde ya gürültülü sorulara, ya travmatik son anlara ya da şanslıysak yüzümüzde tebessüm oluşturan anılara dalarız… Hangi seçeneğe yakalanırsak sonuç değişmez! Gözyaşı… Özlem… Aynı cevapsız sorular… İnanamama… Donma… Uykusuzluk… Yas yorgunluğu…

Her üç seçenekte de, elde var sıfır! 

Biz, evladının yasını tutanlar, en çok gecelerden korkarız…


Gecenin tek aydınlık yüzü: yıldızlar… Gökyüzüne baktıkça, kendi ışık kaynağımızı aradığımız yıldızlar… Bu karanlığa meydan okurcasına ışıl ışıl… Çünkü, oradalar… En karanlık gecede bile, gökyüzünde asılı duran O yıldızın varlığı, devam edebilmeye bir umut…

 



10 Nisan 2026 Cuma

Yasın Bencilleşme Hali

Yas tutarken en çok hissettiğimiz duygu anlaşılmamak… Şartlar eşit değil, olmasında… Kimse, bu durumu anlamak zorunda kalmasın ama bininci defa söylüyorum: Sadece susması gereken yeri bilsin! 

Hayatımda bilmediğim bir konu hakkında kimseye akıl vermedim… Öğretmenim ama her şeyi bilmeme imkan yok. İngilizce öğretebilirim sadece. Bir matematik öğretmenine “Bu konuyu şu şekilde anlat.” diyemem… Had bilmek, sınırları tanımak bence bir insanda olması gereken en büyük erdemlerden… Hele, söz konusu, yaşanmamışlıklar, bilinmeyen yerler olduğunda tavsiyede bulunmak yerine, sessizce yanında durup susabilmek kıymetli ve etkili olan…

Şunca aydır çığlık atıyorum, çığlık! Yüküm öyle ağır geliyor ki, taşıyor her hücremden. Hüznümü, eksikliğimi saklamadan; yasımı olduğu gibi, tüm kırılganlığımı, öfkemi, isyanımı, nasıl devam edebildiğimi ve edemediğimi; içimden geldiği gibi anlatmaya çalışıyorum. Kimse için değil, kendim için. Ama, görmek isteyen kalplere de dokunduğunu biliyorum. Bazı kalplerin ise kör olup göremediğini… 

Eksikliğin, katbekat fazla hissedildiği özel günler… Ah o özel günler… Bayramın üstünden, 3 hafta geçmişken, “Bayramda ne yaptın?” diye soruluyorsa halen, “Neden eskisi gibi değil bayramlar?” diye ekleniyorsa üstüne; bu sorular karşısında donup kalıyorsam, bir de “Malum sebepten mi?” deniliyorsa… Pes ediyorum.

“Malum sebep”… İren’ im, kaybım, acım, özlemim, gözyaşım, uykusuz gecelerim, bitmeyen cevapsız sorularım… Yasın aslında bizlere dayatılan toplumsal öğretilerden farklı bir şey olduğunu anlatma çabam… Yasımızı, bu öğretilerden farklı yaşayabileceğimizi göstermeye çalışmam… İki kelimeye sığdı… Ayakta kalabilmek için tutunduğum dallar kırıldı sanki… “Sen bir şey değişemezsin Gaye’ cim.” dedim kendime… “Hadi otur yas köşene, bunu da göm içine…”

Bir gün sürdü bu halim… Çünkü ben İren’ in annesiyim… Biz, anne-kız el ele, hayatın bize sunduğu tüm güzellikleri kucakladığımız gibi tüm zorlukları da beraber karşıladık 12 yılda.

İren, 4 yaşındayken, gözünün önünde, uğradığı şiddetten yere düşen annesini, o küçük elleri ile kaldırdı. Ben ondan, senin yanında olmamalıydı diye özür dilerken, “Sen özür dilemeyeceksin, onun dilemesi lazım.” dedi. “Gidelim mi?” dediğimde, öyle bir güçle “Gidelim.” dedi ki, o bakışları ve ses tonunu unutmam mümkün değil.

Biz, düştüğümüz her yerden hep el ele kalktık… Kimselerde bilmedi ne yaşadığımızı… Maddi, manevi tüm sıkıntıları beraber göğüsledik. Bu sorunların içinde, hayattan, yan yana olmaktan keyif almaya, küçük mutlu anlar yaratmaya, birbirimizi anlamaya devam ettik… Sevgimiz ile ayakta durduk… Her anne çocuğunu sever elbette, ama her çocuk İren gibi sevemez… Onun sevgisi, bana her zaman ilaçtı, güçtü. Kendime kör olduğum zamanlarda bile, göremediklerimi gösteren sihirli bir değnekti sanki varlığı…

Ta ki o güne kadar… O gün, ilk defa, kan kusup kızılcık şerbeti içtim, diyen Gaye yoktu… Süründüm… Ve o gün, ilk kez “İren sen beni nasıl bıraktın?” diyerek isyan ettim. Ama sonrasında, onun annesi olduğumu hatırlayarak devam ettim… Her şeye rağmen… Sadece kaybımın yarattığı duygularla değil, akıl verenlerle, yaşadıklarımla işittiklerimin ikilemiyle, anlaşılmamakla da mücadele ettim. Yas tutan her birey gibi.

Bir an, yine düştüm… Ama kaldığım yerden devam ediyorum. Sihirli değnekli bir kızın annesiyim çünkü… Bu yolu, yalnız yürümediğimi biliyorum. İren’ im, en büyük ve en güçlü eşlikçim… Ölümün bile ayıramadığı şeyler oluyormuş bu hayatta. Ve hayat, merkezine bizleri almıyormuş aslında. Biz, kendimizi bir yerlere yerleştirme isteğinde, çabasındaymışız.

“Seni üzmek istemem.” diye başlayan her cümleden sonra, içtenlikle ve samimiyetle söylendiğini bilsem bile, aklımdan geçeni olduğu gibi yazayım mı size. “Halen, bu hayatta beni bir şeylerin, birilerinin üzeceğini düşünüyor demek!”.

Beni, evlat kaybı yaşayan annelerin hikayeleri üzer, beni sevdiği birini kaybedenin içinde bulunduğu hal üzer… Kendimi korumak adına, tüm bu üzüntülere ara vermek istersem, aldığım bir kilo üzer… Yani, ben neye üzülmek istersem ona üzülürüm artık.

Yasın, böyle özgürleştirici ve bencilleştirici bir hali de var. Bencil olmakta yeni bir anlama büründü benim için. Ben ne zaman bencilleştim biliyor musunuz? İren’ imi toprağa koyup, “Ben sensiz ne yapacağım?” dediğim anda… Evladını kaybeden bir anne ile tanıştığımda, gidenden çok geride kalanın halini düşünüp, ona üzüldüğümde…

Sözün özü, yaslı kalbi, yaslı beyni, yaslı duyguları, düşünceleri yaşamadan tanımaya çalışın… Ve, hiç yapmadığım bir şeyi yaparak, tavsiyede bulunayım mı? Ama bildiğim yerden… Dünya, kendimizi merkeze koyup; hata yapmaktan kaçınarak, kurallarla kaidelerle yaşayıp, duvarlarımızı kaldırmadan, anı yaşamadan terk edilecek kadar anlamlı bir yer değil… Hele de kendimizi, başkalarının hayatının merkezine koyacak kadar… Ya da tam tersi, başkalarını kendi merkezimize alacak kadar… Yasımın, bu evresinde, hissettiklerimden yola çıkarak, daima merkezimde olan İren’ imle, “ben” demeye başlıyorum.

 

29 Mart 2026 Pazar

Denilenler ve Duyulanlar...

Yas sürecinde, duymaya tahammül edemediğimiz söylemlerle karşılaşıyoruz her birimiz… Sizinkiler ne diye soruyor ve benim sınırlarımı zorlayan cümleleri paylaşıyorum…

“İyi gördüm seni…”

“Eşyalarını ver…”

“İkinci bir çocuk yaparsın…”

Bu üçü yarışır benim hikayemde!

Bana, “İyi gördüm seni…” denildiğinde, İren’ e ihanet ettiğimi ve acımın görülmediğini hissediyordum. Kaybımın çok başında, henüz kendim ne olduğunu, ne halde olduğumu anlayamazken, bu cümleyi duymak, içinde bulunduğum durumla o kadar tezattı ki. “İyi gördüm seni…” denildi, “Sen nasıl bir annesin ki iyi olabiliyorsun?” duyuldu.  

Eşyalar, toplumun en hassas noktası! Bu hassasiyete, aynı hassasiyet ile yaklaşmamak olmazdı. Ne halde olduğundan, senin için neler yapılabileceğinden daha mühim çocuğunun eşyalarını nasıl ve ne zaman vereceğin. Çoğunluk, bunun derdine düşmüş… Sanki, o eşyaları alırken sen vardın da yanımda, verirken de sana soracağım… Bir de zamanı var malum… 15 günmüş… Yoksa, huzursuz edermişim çocuğumu… Şimdi gülüp geçiyorum ama bu cümleyi her duyduğumda, günlerce, elimde o an ne varsa masaya vura vura “Bana ne demek istedi?” diye düşündüğüm anları da unutmuyorum. Eşyalarını çıkaramadım evden, ama bunu soranları çıkarıverdim hayatımdan. Nasıl bir hafiflik anlatamam…   

Ve, birinciliği zorlayacak cümle geliyor: “Başka çocuğun var mı? Olsun, gençsin… İkinci bir çocuk yaparsın…”

Keşke, bazılarının, yas tutmayan hali yas tutanların hali gibi olabilse… Başka bir çocuğun, gidenin yerini asla tutmayacağını bilebilseler… Hatta, hayatta olan diğer çocukların bile… İkame araç mı alıyoruz gidenin yerine?

Gençlik hayallerimin içinde bir sürü çocuk sahibi olmak vardı. İren’ im doğduktan sonra, kendi gerçeğimi gördüm. Çocuk sahibi olmak bir hayal değildi artık. Kanlı canlı kucağımdaydı. İren’ den sonra ikinci bir çocuk sahibi olmamak benim tercihimdi. Belki bencil bir tondan gelecek ama ona olan sevgimi, ilgimi, zamanımı, kardeşi dahi olsa, bir başka çocukla bölmek istemedim. Ben, en çok onu sevmek, en çok onunla vakit geçirmek, kendimi tamamen ona adamak istedim. Öyle de oldu, iyi ki… Bazen, ikinci bir kardeş fikri üstüne şakalar yapardım ona. Yüz ifadesi değişirdi çünkü o da sadece kendisi olsun istiyordu hayatımda. Öyle de oldu, iyi ki…

İren’ imin dünyaya vedasından sonra, bu hikayeyi bilmeyen insanlardan aldığım yeni bir çocuk dünyaya getirmek, evlatlık almak tavsiyesi kanımı donduruyordu. Böyledir ya bizim toplumumuzda… Bekara ne zaman evleneceği, çocuğu olmayana ne zaman çocuk sahibi olacağı sorulur… Evladını kaybetmiş bir anneye de yeni bir çocuk için akıl verilmesine şaşmamak gerek… Nasıl düşüncesizce bir akıl… Anne, henüz kendinde değilken, ne yaşadığının, neyin içinde olduğunun farkına varamamışken, yeni bir hayata can verecek yani, ömründe olduğu en cansız haliyle bir de.

İkinci bir çocuğun anneyi hayata yeniden bağlayacağı düşünülüyor. Birçok yas arkadaşım var, geride kalan çocukları için ayağa kalkmak zorunda olan… Hayata tutunabilmek için bir sebep belki ancak ben onların hikayelerini dinledikçe; öyle de naif ruhlu kadınlar ki, her seferinde özür dileyerek anlatırlar bana hayatta kalan çocuklarını; iyi ki başka bir çocuğum yok diyorum. Ben yasımı, onlara göre daha özgür yaşadığımı düşünüyorum. Geride kalan evladım, beni böyle görüp üzülmesin, yanında ağlamayayım, kolumu kaldıracak halim yok ama ona yemek yapmalıyım, kendi önümü göremezken onun geleceğini planlamalıyım… Bunların hepsi yaşanılan karmaşık duruma eşlik eden yeni faktörlere dönüşüyor inanın… Bu, zaman zaman, ikinci çocuğuma da haksızlık mı yapıyorum duygusu yaşatıyor annelere… Çünkü, o çocuklar, hem kardeşlerini, hem alıştıkları aile düzenini hem de annesini/babasını kaybediyor. Ancak, yas tutmayanlar yas tutanların halini anlamadığı gibi, bu farkındalıkta da olamıyorlar maalesef. Hiç birimizin, kaybettikleri evlatlarının ikamesi yok. Olamazda, olmamalı da! Kendini, buna hazır hissederek, öz iradesi ile yeni bir çocuk dünyaya getirme kararı alanları ayrı tutuyorum elbette. Bence cesur bir adım.

Sen, iyi ki benim tek ve eşsiz, hayattayken de yanına bir başka çocuğu koymaya kıyamayacak kadar çok sevdiğimdin, iyi ki tek ve sonsuz evladım sen oldun. Seni çok seviyorum Balım… Sonsuza dek…

Son söz… Bilmediğimiz yerden konuşmamalıyız bu hayatta… Verilen tavsiyelerin kötü niyetle olmadığının farkındayız… Yaşadığımız acımasız hayat oyununun da bizleri ‘haklı’ yapmadığını biliyoruz. Sadece, kırılganlığımız görülsün istiyoruz. Tam da bu sebeple tavsiyelere değil, yanımızda olunmasına ihtiyacımız var…


25 Mart 2026 Çarşamba

Yas Eşlikçiliği: Cesur, Şefkatli, Sessiz Bir Duruş

Nerdeyse, 2 senedir, yas tutan birine eşlik edebilmeyi anlatmaya çalışıyorum dilim döndüğünce… Her ne kadar öfkelensem de, bir yanım bu eşlik edemeyenlerle empati yapıyor. Çoğunda kötü niyet olmadığına ikna ediyorum kendimi ve hep şunu söylüyorum: “Söylemlerinin sendeki yankısını bilmediklerinden…” 

Bugün, içimizi daha çok acıtanlara değil, varlıkları ile yüzümüzde tebessüm oluşturanlara, kalbimize şifa olanlara, eksikliğimizin tamamlayıcılarına yer verelim…

Belki de, yanlışı anlatmak çözüm değildir, doğru örnekleri çoğaltmak yol gösterici olur…

İlk günlerde, herkes, benim yaşadığım şoku yaşadı. Kimse, ne yapacağını bilemedi. Bazıları anlamsızca “Kalk, iyi ol!” derken, bazıları sadece yanımda durdu, sustu ve bekledi. 

Gözümün önüne, yanımda duranların halleri geliyor.

Biri cenaze günü, beni oturttukları taşın üzerinden, düşmemem için dizini sırtıma dayayarak saatlerce arkamda bekleyen, boynumu ve başımı tutan el…

Diğeri definden sonra eve geldiğimizde, beni İren’ in yatağına yatıran, uyumam için saçımı okşayan el… Kaç dakika uyudum bilmiyorum ama kalktığımda başımın ucunda karşıladı “İren nerede?” diye attığım çığlığı. Beni kolları ile sarıp, sessizce ağlayan kocaman kalpli bir kadın…

Dizlerinin arasına beni sıkıştıran, bebek besler gibi kaşık kaşık yemek yediren el… Boğazımdan bir şeyler geçsin diye, “Yutamıyorum.” dememe fırsat bile vermiyordu…  Ve aynı el, rahatlamam için masaj yapıyordu bana başka bir anda… Elindeki dua kitabını okuyor, hem ruhen hem fiziken rahatlatmaya çalışıyordu.

Bir diğeri, evde nereye gitsem peşimden gelen el… Odaya giriyorum arkamda, salona geçiyorum arkamda, balkona çıkıyorum arkamda… En son temel ihtiyaçlarımı karşılamak için yanından ayrıldığımda, yine peşimdeydi… “Beni birkaç dakika bırak!” dedirtecek kadar izimi sürüyordu… Yine de bırakmadı, kapıda bekledi…

Bir diğeri, her sabah, her akşam kapımı çaldı, elinde beni uyutabileceğini düşündüğü bitki çayları ile… Her gün, İren’ e götürdü. Saatlerce dinledi beni, benimle ağladı. Beraber, kısa bir yolculuğa çıktık. O kadar düşünceli hazırlanmış bir plandı ki… Aniden dönmek isteyebilirim diye yakın bir lokasyon seçti, benim ritmime saygı gösterdi. Yalnız kalmak istediğim anlarda bile aslında yalnız olmadığımı hissettirdi. Gittiğimiz yerde, “İrenli Köyü” bile buldu 😊

Kimisi her gün aradı, “Nasılsın?” demek yerine “Sesini duymak istedim.” dedi… Kimisi, “Arayamıyorum, ne diyeceğimi bilmiyorum. Sadece burada olduğumu, aklımda olduğunu bilmeni istedim.” yazdı. 

Aylar geçti… Saçlarımdaki beyazlar arttıkça arttı… Herkes, ısrarla “Saçını ne zaman boyatacaksın” diye sorarken, O, bir anda saçlarımı okşadı: “Bu beyazlar sana çok yakıştı, aralarına biraz griler attırsak daha güzel olacak sanki.” diyerek… Ertesi gün kuafördeydim… 

Bu geçen ayların içinde, bir el daha… Her sabah aynı saatte arayarak kahveye çağırdı beni. Her gün aynı saatte buluştuk. Sürekli günlük şeylerden bahsetmemiz içten içe şu soruyu sorduruyordu bana: “Neden hiç İren’ den, halimden bahsetmiyor?” Hiç sormadım sebebini ve bir gün o güzel kalp dedi ki: “Her sabah, kahvene eşlik etmeyi görev ettim kendime. Sen anlatmak istersen anlatırsın diye bekledim. Kafanı biraz da olsa dağıtabilmek için sıradan şeylerden sohbet etmek istedim.” 

Yas eşlikçisi olabilmek bu kadar kolay aslında… Çabasız, sessiz… Abartılı cümlelerin, davranışların olmadığı… Karmaşa yaratmadan, sakince yüreğine yer açan… “Seni içinde bulunduğun karmaşadan çıkaramam, ama sen çözene kadar burada yanındayım.” diyen… 

Ancak, bu kadar kolay olan eşlikçilik büyük bir cesaret istiyor. Yanında kalpten gelen şefkat ile birlikte elbette…

Eşlik edebilen, bu cesareti gösteren, gördüğünde sarılan, bir küçük tebessüm için masama çikolatalar, kahveler bırakan, anlamlı notlar yazan, İren’ imle ilgili her paylaşımı sadece gözü ile değil kalbi ile gören; sadece çığlığımı değil, zaman zaman sessizliğimi de kulağıyla değil yüreğiyle duyabilen her birinize, İren’ imle sonsuz teşekkür ederiz… 

Eşlik edemeyen yas cahillerine kızsam da, benim çevrem “İren’ imin aydınlığını” görerek, onun ışığını bana geri yansıtanlarla dolu… Çok şükür ve iyi ki…


6 Mart 2026 Cuma

Bir Yas Hikayesi - Hamnet

Hamnet, William Shakespeare ve eşi Agnes’ in, 11 yaşındaki oğulları Hamnet' i ani şekilde kaybetmelerinin ardından yaşadıkları derin yas sürecini konu alıyor.

Son günlerde, oldukça ses getiren bir film. Ben filmi, naçizane, evlat kaybı yaşamış, yas tutan bir anne olarak değerlendirmek istedim.

18 ay sonra, İren’ siz ilk sinema deneyimim olacağı için aşılması gereken yeni bir eşikti benim için sinemaya gitmek. Bu eşiği, yası anlamlandıran bir film ile atlayacak olmak doğru bir tercihti. 

Agnes, ikizlere doğum yaptığında, kızı nefes alamazken, anneliğin o ‘delilik’ hali ile tanıştırıyor bizi: “Yaşayacaksın, yaşayacaksın. Hiçbir şey seni benden alamayacak.” diyerek. “Aramıza hoş geldin” diye geçiyor içimden. 

Annelik, evladı için olmazları olduran, her şeyin üstesinden gelebilecek gücü kendinde bulan bir hal ama asıl olan bu değil bildiğimiz üzere. Bu noktada, ölümünde doğum kadar konuşulması gereken bir şey olduğu incelikle işlenmişti filmde. 

Shakespeare’ in hayalleri için, Agnes, 3 çocukla yuvayı tek başına kurup sırtlanıyor, isimlerini bilmediğimiz bir çok anne gibi. Ta ki, Hamnet’ i ani bir şekilde kaybedene dek.

Evlat kaybının ardından dağılan bir aile görüyoruz. Anne-baba yası çok farklı yaşıyor. Agnes’ in öfkesine, acısına, yasına, Hamnet’ in yokluğunu kabul edemeyişine tanıklık ederken, Shakespeare’ in sessizliği sinir bozuyor. Her iki ebeveynde yalnızlaşıyor. Bu hikaye, şahit olduğum bir çok yaslı ailenin hikayesinden çok tanıdık. 

Shakespeare’ in bu sessizliği, sonunda bir başyapıt olan Hamlet’ e dönüşüyor ve kaybını anlamlandırma çabası, varoluşsal bir arayışın sesi oluyor: “To be, or not to be, that is the question...”

Yas, sessiz ama gürültülü bir hal. Filmde, yasın bu sessizliği, Oscar adayı Jessie Buckley’ nin oyunculuğu ile gürültülü bir sese dönüşüyor. 

Sosyal medyada sıklıkla karşımıza çıkan, Hamnet’ in son nefesini Agnes’ in kollarında verdiği o sahneden daha çok sessizliğinin içinde sadece bakışları ve mimikleri ile yasını anlattığı son sahne beni çok etkiledi. 

Tam bu noktada, içinde Agnes, Gaye ve tanıdığım onlarca yaslı annenin olduğu gözyaşlarım aktı. Buckley’ nin sessizliği ağır darbeler indirdi yüreğime. 

Son sahnede, Shakespeare ile Agnes’ in göz göze gelmesi, aynı evlat için tutulan farklı iki yasın birleştiği nokta oldu. Artık, yalnız değillerdi. Hamnet, tam da hayal ettiği gibi, babasının sahnesinde yeniden can bulup varlığını sürdürürken, Agnes sessiz ve garip bir derinliğin olduğu bakışlarında aradı Hamnet’ i. 

Yasın aşamalarına, son on dakikalık final bölümde şahit olduk… İnkar, öfke, depresyon, pazarlık, kabul… Gözünde geçmişe dair canlanan anılar ve Hamnet’ in sahne hayalinin, fiziksel olarak var olmamasına rağmen, babasının sahnesinde başka bir varoluşa dönüştüğü an. Agnes’ in oğlu ile kurduğu gelecek hayallerinin yasını tutmasının da son buluşuydu belki bu an. 

Ve her iki ebeveyninde bu acımasız gerçeği kabul ederken, Agnes’ in hayalinde küçük Hamnet ile vedalaşması, oturduğum koltuğa çiviledi beni. Evlat kaybı ile aile yasın dalgalarıyla farklı şekillerde boğuşurken, Hamnet, babasının kaleminden Hamlet olarak yeniden doğuyor. Annesinin ise kalbinde… Agnes, kalbini, evlatlarının gidişinden sonra onların sevgisine açık tutabilen her anne gibiydi, bizdendi. 

Yas, gidenin değil, geride kalanın işi. Kendine has bir dili var. Yıllar önce de aynı dilin var olduğunu, muhtemelen yıllar sonra da aynı dilin var olacağını bilmek güven verdi. 

Bu dili, bir sinema filminde, Agnes karakterinden okuyabilmek ise, yalnız olmadığımı hissettirdi. Tüm annelerin, evlat kaybı ile dağılan ailelerin, hayatların, artık aynı kişi olunamayacağının yalın bir anlatımını izledim. Yasın sessiz ama gürültülü çığlığı ancak bu kadar doğal yansıtılıp, görünür kılınabilirdi. 

Tüm mesele, “Olmak ya da olmamak” idi aslında. Filmin ardından, hayatımıza yas girdikten sonra, yasımızla nerde olmak, nerde durmak isteyeceğimiz üzerine uzun uzun düşünebiliriz.

 

 

 

12 Şubat 2026 Perşembe

Yasın Değişen Kelimeleri

Acı eski acı değil, özlem eski özlem değil… Hasret çekmek, gözyaşı dökmek, gülmek, üzülmek… Hayal kırıklığı, yokluk, boşluk… Sevgi…

Yas, bugüne kadar anlamını bildiğini sandığın sözcüklerin de şekil değiştirmesiymiş… Aslında, anlamlarını hiç bilmediğini fark etmek ya da yeni anlamlar yüklemekmiş sözcüklere…

İren doğduğunda, “Sevgi böyle bir şeyse, ben hiç kimseyi sevmemişim bugüne kadar.” diyerek anlatıyordum ona olan sevgimi…

Sevgimi, kelimelere sığdıramazken, derin bir özleme sığdırmaya çalışıyorum şimdi kendimi… “Özlemek böyle bir duyguysa, ben hiç kimseyi özlememişim bugüne kadar.” diyerek ardından…

Sevgim sonsuzluğa yol alırken, bu tarifi olmayan özlemi de kattı yanına… Birkaç saat sonra kavuşacağını bilip özlemenin içinde taşıdığı umut ile; ne zaman kavuşacağını bilmeden özlemenin yakıcılığı arasındaki ikilemi tanıdım…

Umut… Geleceğe dair olumlu ihtimallere olan inanç… Hangi olumlu ihtimale inanılır ki bu saatten sonra?

Ummak… Bir şeyin olmasını beklemek…

Bekledim… Aylarca, çıkıp geri gelmesini bekledim… Kapı çaldığında, O gelmiştir diye bekledim… Saniyeler içinde, “Sensiz eve girmezdi ki? Nasıl gelsin tek başına? Saçmalama.” diyerek döndüm unutmak istediğim gerçeğe…

Unutmak… Çok korktum unutmaktan… Anılarımızı, anlarımızı… Sadece o günü unutmak istedim… Hatta silmek hafızamdan… Onsuz devam eden hayatıma dair her şeyi yok etmek…

Gerçek… Neydi gerçek olan? Her defasında aynı soruyu soruyorum: “Böyle bir şey olmuş olabilir mi?” Kendi kendime cevaplıyorum: “Olamaz!”, “Olmamalı!”. “Olmamalıydı!”. “Oldu! Gözünün önünde oldu. Neyi kabul etmiyorsun? Kendine gel!” diyerek cesurca yüzleşebilmek belki de gerçek…

Her şeye söz geçiyor, evladının yokluğuna sıra gelince, içerde hiç susmayan derin bir sessizlik kaplıyor etrafı, bir iç çekişle…

Dünyaya gelişin, beklenen bir sürprizdi… Gidişin ise, beklenmedik şekilde, aniden oluverdi… Hayat, en büyük sürprizi yaptı bana! Varlığınla, bir mucizeyi yaşadım; yokluğunda kayboldum mucizende…

Sürpriz… Genel anlamda, beklenmedik anda, insanı şaşırtarak sevindiren olay… Bizim hikayemizde ise tam tersi… İnsanın dünyasını başına yıkan olay…

Biliyor musun İren? “Sana bir sürprizim var.” ile başlayan her cümlenin ardından SEN çıkacakmışsın gibi geliyor. Bu cümleyi her duyduğumda, birkaç saniyede olsa “İren geri gelecek.” umudu sarıyor tüm benliğimi. Bekliyorum, seni geri getirip, sürprizin hakkını versinler diye. Sonra, içimden bu muymuş diye geçirmem... Yine aynı hayal kırıklığı ve boşluk… 

Yas sürecinde hiçbir dil yetmiyor yaşadıklarımızı anlatmaya… Değişen hayatımıza ayak uydurmak istercesine, o güne dek bildiğimiz tüm kelimeler anlamlarını yitirip yeni bir hale bürünüyor…

Sizin değişen kelimeleriniz neler peki?


7 Şubat 2026 Cumartesi

Gerçek Olur Mu Her Şey?

Bütün gün bu köşeye kavuşmayı bekliyorum… Yas sürecinde yanımda olan herkes biliyor ‘balkon’ umu… 

Orası yas köşesi, öyle herkes giremez… Bazen, anneannen ve deden geldiğinde bile kışkışlıyorum İren. Önceleri bozuluyorlardı buna, şimdi "Gelebilir miyiz?" diyorlar. 

Herkes biliyor ‘yas köşemi’. Ziyarete geldiklerinde  "Sen balkona çıkmak istediğinde biz buradayız diye rahatsız olma, gitmemizi istediğinde söyle" dedirtecek kadar ‘özel’ bir köşe. 

Sensiz ilk gecem hastane koridorunda, morg kapısında seni bekleyerek geçmişti; geri gelirdin belki... Sensiz geri döndüğümde evimize, kaç güneş doğurdum kaç güneş batırdım bu köşede bilmiyorum. 

Önceleri, eskiden çıktığımda camın köşesindeki koltuğa uzandığında gözüme denk gelen ayaklarını hayal ettim. O camdan (minik diyemeyeceğim) koca ayaklarını görebilmek bile ne kadar eşsizmiş. Ama ben o ayakları öptüm, hatta parmağının arasındaki beni bile öptüm son kez. 

Zamanla bu köşe, ilham perilerinin geldiği, blog yazılarının yazıldığı, birçok paylaşımın yapıldığı, cennetteki arkadaşlarının anneleriyle konuştuğum, hep seni düşündüğüm bir yer oldu. 

Bazen güldüm, bazen ağladım. Fotoğraflarına baktım (daha kolay bakabiliyordum ilk zamanlar), videolarını izledim, sesini duydum. Şarkılar dinledim, okuduğumdan bir şey anlamadığım kitaplar okuduğum gibi, izlediğimden de bir şey anlamadığım diziler izledim, arkadaşlarımla uzun sohbetler ettim. 

Gökyüzünü seyrettim, hangi yıldız olduğunu bulmaya çalışarak. Bir yerlerden bakıyorsan eğer, nereden olabileceğini aradım yıldızların arasında. Hatta burada, senin hep oturduğun, şimdi benim olan koltukta uyudum bile. 

Hayaller kurdum. Geri kalan hayatımla ilgili değil, kavuşmamızın hayali. Senin orda ne yaptığını düşündüm. Gün içinde yaşadıklarımı anlattım sana, ne diyeceğini düşünerek. Yani, kendi kendime sordum, kendi kendime cevapladım işte. 

İçtiğim kahvenin, sigaranın hesabını tutmadım. Sana sözüm vardı, onu da tutamadım. Anlarsın beni diye avuttum kendimi. Zaten, geriye kalan hayatım, büyük bir avuntu içinde geçmeyecek mi? 

Bazen yaptıklarımı sorguladım. Mesela, İren’ cim, bu köşede saatlerce ertesi gün ne giysem diye düşündüm, çok renk seçeneği varmış gibi, hangi ayakkabıyla kombin yapacağımı düşündüm uzun uzun. Her ‘saçma’ düşüncenin altında yatan sebebi aradım ve hep bir cevap buldu kalbim. Bilirsin ki ben pek akılla cevap bulamam, hep kalbi dinlerim. 

Kaçıyordum. Senden değil elbette. Yokluğundan. Yokluğunun boşluğundan. Çünkü zihnim biliyor acımasız gerçeği. Kalbimse, o kadar güçlü reddediyor ki, yokluğunun boşluğunu kabul edip, aslında bildiği acı gerçeği, abuk sabuk zihin oyalanmalarının içine saklıyor. 

“Gerçek mi?” 

Buraya senin o heyecanlandığın, sevindiğin anlarda sorduğun bu soru yakışmaz mı? İçimden ses tonunu, vurgunu yapıyorum elbette. 

Annecim, ben sorabilir miyim bu sefer? Ama heyecanla, sevinçle değil. Çaresizlik ve hüzünle. “Gerçek mi bunlar İren?” Bu dünyada, yanı başımda olmaman gerçek mi? Cevap verme, sanırım duymaya hazır değilim Balım. Ve sanırım, hayatım boyunca hazır olamayacağım. 

Belki de uyanırım karanlık bir gecenin, senin gibi ışık saçan sabahında; yanında; 'yas köşemde' defalarca hayal ettiğim gibi. 

O zaman gerçek olur her şey.