En çok gecelerden korkarız… Yas tutarken…
Gece; güneşin yeryüzünü aydınlatmadığı karanlık
süreye verilen ad.
Kökeni, Eski Türkçe’ den… Gecikmek, geri kalmak
fiilinden türetilmiş. Geride kalmışlığımızı bilir gibi… Hayatın akışında, bazı
şeylerin kontrolünün bizde olmadığını hatırlatır gibi… “Acaba, geciktim mi? Başka
türlü hareket etseydim, davransaydım sonuç farklı olur muydu?” sorularımızı duyar
gibi…
Anlamı, günün karanlık, sessiz ve huzurlu zaman dilimi. Yaşadığımız
durumla büyük bir tezat içinde bu anlam… Gündüzler bile karanlık artık, dünya
kapkaranlık… Her an, her yer huzursuz… Ve içimizden yükselen çığlıkların sesi,
gecenin sessizliğinin en büyük düşmanı…
Gece; yokluğun sinsice yüreğimize sızdığı vakit…
Gece; bizlerin, sadece gözlerinin değil, gönlünün de
ağladığı zaman dilimi.
Hayat, herkes için sakinleşmiş, durmuşken; biz o derin
sessizliğin içinde ya gürültülü sorulara, ya travmatik son anlara ya da şanslıysak
yüzümüzde tebessüm oluşturan anılara dalarız… Hangi seçeneğe yakalanırsak sonuç değişmez! Gözyaşı… Özlem… Aynı cevapsız sorular… İnanamama… Donma… Uykusuzluk…
Yas yorgunluğu…
Her üç seçenekte de, elde var sıfır!
Biz, evladının yasını tutanlar, en çok gecelerden korkarız…
Gecenin tek aydınlık yüzü: yıldızlar… Gökyüzüne baktıkça,
kendi ışık kaynağımızı aradığımız yıldızlar… Bu karanlığa meydan
okurcasına ışıl ışıl… Çünkü, oradalar… En karanlık gecede bile, gökyüzünde asılı duran O yıldızın varlığı, devam edebilmeye bir umut…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder