6 Mart 2026 Cuma

Bir Yas Hikayesi - Hamnet

Hamnet, William Shakespeare ve eşi Agnes’ in, 11 yaşındaki oğulları Hamnet' i ani şekilde kaybetmelerinin ardından yaşadıkları derin yas sürecini konu alıyor.

Son günlerde, oldukça ses getiren bir film. Ben filmi, naçizane, evlat kaybı yaşamış, yas tutan bir anne olarak değerlendirmek istedim.

18 ay sonra, İren’ siz ilk sinema deneyimim olacağı için aşılması gereken yeni bir eşikti benim için sinemaya gitmek. Bu eşiği, yası anlamlandıran bir film ile atlayacak olmak doğru bir tercihti. 

Agnes, ikizlere doğum yaptığında, kızı nefes alamazken, anneliğin o ‘delilik’ hali ile tanıştırıyor bizi: “Yaşayacaksın, yaşayacaksın. Hiçbir şey seni benden alamayacak.” diyerek. “Aramıza hoş geldin” diye geçiyor içimden. 

Annelik, evladı için olmazları olduran, her şeyin üstesinden gelebilecek gücü kendinde bulan bir hal ama asıl olan bu değil bildiğimiz üzere. Bu noktada, ölümünde doğum kadar konuşulması gereken bir şey olduğu incelikle işlenmişti filmde. 

Shakespeare’ in hayalleri için, Agnes, 3 çocukla yuvayı tek başına kurup sırtlanıyor, isimlerini bilmediğimiz bir çok anne gibi. Ta ki, Hamnet’ i ani bir şekilde kaybedene dek.

Evlat kaybının ardından dağılan bir aile görüyoruz. Anne-baba yası çok farklı yaşıyor. Agnes’ in öfkesine, acısına, yasına, Hamnet’ in yokluğunu kabul edemeyişine tanıklık ederken, Shakespeare’ in sessizliği sinir bozuyor. Her iki ebeveynde yalnızlaşıyor. Bu hikaye, şahit olduğum bir çok yaslı ailenin hikayesinden çok tanıdık. 

Shakespeare’ in bu sessizliği, sonunda bir başyapıt olan Hamlet’ e dönüşüyor ve kaybını anlamlandırma çabası, varoluşsal bir arayışın sesi oluyor: “To be, or not to be, that is the question...”

Yas, sessiz ama gürültülü bir hal. Filmde, yasın bu sessizliği, Oscar adayı Jessie Buckley’ nin oyunculuğu ile gürültülü bir sese dönüşüyor. 

Sosyal medyada sıklıkla karşımıza çıkan, Hamnet’ in son nefesini Agnes’ in kollarında verdiği o sahneden daha çok sessizliğinin içinde sadece bakışları ve mimikleri ile yasını anlattığı son sahne beni çok etkiledi. 

Tam bu noktada, içinde Agnes, Gaye ve tanıdığım onlarca yaslı annenin olduğu gözyaşlarım aktı. Buckley’ nin sessizliği ağır darbeler indirdi yüreğime. 

Son sahnede, Shakespeare ile Agnes’ in göz göze gelmesi, aynı evlat için tutulan farklı iki yasın birleştiği nokta oldu. Artık, yalnız değillerdi. Hamnet, tam da hayal ettiği gibi, babasının sahnesinde yeniden can bulup varlığını sürdürürken, Agnes sessiz ve garip bir derinliğin olduğu bakışlarında aradı Hamnet’ i. 

Yasın aşamalarına, son on dakikalık final bölümde şahit olduk… İnkar, öfke, depresyon, pazarlık, kabul… Gözünde geçmişe dair canlanan anılar ve Hamnet’ in sahne hayalinin, fiziksel olarak var olmamasına rağmen, babasının sahnesinde başka bir varoluşa dönüştüğü an. Agnes’ in oğlu ile kurduğu gelecek hayallerinin yasını tutmasının da son buluşuydu belki bu an. 

Ve her iki ebeveyninde bu acımasız gerçeği kabul ederken, Agnes’ in hayalinde küçük Hamnet ile vedalaşması, oturduğum koltuğa çiviledi beni. Evlat kaybı ile aile yasın dalgalarıyla farklı şekillerde boğuşurken, Hamnet, babasının kaleminden Hamlet olarak yeniden doğuyor. Annesinin ise kalbinde… Agnes, kalbini, evlatlarının gidişinden sonra onların sevgisine açık tutabilen her anne gibiydi, bizdendi. 

Yas, gidenin değil, geride kalanın işi. Kendine has bir dili var. Yıllar önce de aynı dilin var olduğunu, muhtemelen yıllar sonra da aynı dilin var olacağını bilmek güven verdi. 

Bu dili, bir sinema filminde, Agnes karakterinden okuyabilmek ise, yalnız olmadığımı hissettirdi. Tüm annelerin, evlat kaybı ile dağılan ailelerin, hayatların, artık aynı kişi olunamayacağının yalın bir anlatımını izledim. Yasın sessiz ama gürültülü çığlığı ancak bu kadar doğal yansıtılıp, görünür kılınabilirdi. 

Tüm mesele, “Olmak ya da olmamak” idi aslında. Filmin ardından, hayatımıza yas girdikten sonra, yasımızla nerde olmak, nerde durmak isteyeceğimiz üzerine uzun uzun düşünebiliriz.

 

 

 

12 Şubat 2026 Perşembe

Yasın Değişen Kelimeleri

Acı eski acı değil, özlem eski özlem değil… Hasret çekmek, gözyaşı dökmek, gülmek, üzülmek… Hayal kırıklığı, yokluk, boşluk… Sevgi…

Yas, bugüne kadar anlamını bildiğini sandığın sözcüklerin de şekil değiştirmesiymiş… Aslında, anlamlarını hiç bilmediğini fark etmek ya da yeni anlamlar yüklemekmiş sözcüklere…

İren doğduğunda, “Sevgi böyle bir şeyse, ben hiç kimseyi sevmemişim bugüne kadar.” diyerek anlatıyordum ona olan sevgimi…

Sevgimi, kelimelere sığdıramazken, derin bir özleme sığdırmaya çalışıyorum şimdi kendimi… “Özlemek böyle bir duyguysa, ben hiç kimseyi özlememişim bugüne kadar.” diyerek ardından…

Sevgim sonsuzluğa yol alırken, bu tarifi olmayan özlemi de kattı yanına… Birkaç saat sonra kavuşacağını bilip özlemenin içinde taşıdığı umut ile; ne zaman kavuşacağını bilmeden özlemenin yakıcılığı arasındaki ikilemi tanıdım…

Umut… Geleceğe dair olumlu ihtimallere olan inanç… Hangi olumlu ihtimale inanılır ki bu saatten sonra?

Ummak… Bir şeyin olmasını beklemek…

Bekledim… Aylarca, çıkıp geri gelmesini bekledim… Kapı çaldığında, O gelmiştir diye bekledim… Saniyeler içinde, “Sensiz eve girmezdi ki? Nasıl gelsin tek başına? Saçmalama.” diyerek döndüm unutmak istediğim gerçeğe…

Unutmak… Çok korktum unutmaktan… Anılarımızı, anlarımızı… Sadece o günü unutmak istedim… Hatta silmek hafızamdan… Onsuz devam eden hayatıma dair her şeyi yok etmek…

Gerçek… Neydi gerçek olan? Her defasında aynı soruyu soruyorum: “Böyle bir şey olmuş olabilir mi?” Kendi kendime cevaplıyorum: “Olamaz!”, “Olmamalı!”. “Olmamalıydı!”. “Oldu! Gözünün önünde oldu. Neyi kabul etmiyorsun? Kendine gel!” diyerek cesurca yüzleşebilmek belki de gerçek…

Her şeye söz geçiyor, evladının yokluğuna sıra gelince, içerde hiç susmayan derin bir sessizlik kaplıyor etrafı, bir iç çekişle…

Dünyaya gelişin, beklenen bir sürprizdi… Gidişin ise, beklenmedik şekilde, aniden oluverdi… Hayat, en büyük sürprizi yaptı bana! Varlığınla, bir mucizeyi yaşadım; yokluğunda kayboldum mucizende…

Sürpriz… Genel anlamda, beklenmedik anda, insanı şaşırtarak sevindiren olay… Bizim hikayemizde ise tam tersi… İnsanın dünyasını başına yıkan olay…

Biliyor musun İren? “Sana bir sürprizim var.” ile başlayan her cümlenin ardından SEN çıkacakmışsın gibi geliyor. Bu cümleyi her duyduğumda, birkaç saniyede olsa “İren geri gelecek.” umudu sarıyor tüm benliğimi. Bekliyorum, seni geri getirip, sürprizin hakkını versinler diye. Sonra, içimden bu muymuş diye geçirmem... Yine aynı hayal kırıklığı ve boşluk… 

Yas sürecinde hiçbir dil yetmiyor yaşadıklarımızı anlatmaya… Değişen hayatımıza ayak uydurmak istercesine, o güne dek bildiğimiz tüm kelimeler anlamlarını yitirip yeni bir hale bürünüyor…

Sizin değişen kelimeleriniz neler peki?


7 Şubat 2026 Cumartesi

Gerçek Olur Mu Her Şey?

Bütün gün bu köşeye kavuşmayı bekliyorum… Yas sürecinde yanımda olan herkes biliyor ‘balkon’ umu… 

Orası yas köşesi, öyle herkes giremez… Bazen, anneannen ve deden geldiğinde bile kışkışlıyorum İren. Önceleri bozuluyorlardı buna, şimdi "Gelebilir miyiz?" diyorlar. 

Herkes biliyor ‘yas köşemi’. Ziyarete geldiklerinde  "Sen balkona çıkmak istediğinde biz buradayız diye rahatsız olma, gitmemizi istediğinde söyle" dedirtecek kadar ‘özel’ bir köşe. 

Sensiz ilk gecem hastane koridorunda, morg kapısında seni bekleyerek geçmişti; geri gelirdin belki... Sensiz geri döndüğümde evimize, kaç güneş doğurdum kaç güneş batırdım bu köşede bilmiyorum. 

Önceleri, eskiden çıktığımda camın köşesindeki koltuğa uzandığında gözüme denk gelen ayaklarını hayal ettim. O camdan (minik diyemeyeceğim) koca ayaklarını görebilmek bile ne kadar eşsizmiş. Ama ben o ayakları öptüm, hatta parmağının arasındaki beni bile öptüm son kez. 

Zamanla bu köşe, ilham perilerinin geldiği, blog yazılarının yazıldığı, birçok paylaşımın yapıldığı, cennetteki arkadaşlarının anneleriyle konuştuğum, hep seni düşündüğüm bir yer oldu. 

Bazen güldüm, bazen ağladım. Fotoğraflarına baktım (daha kolay bakabiliyordum ilk zamanlar), videolarını izledim, sesini duydum. Şarkılar dinledim, okuduğumdan bir şey anlamadığım kitaplar okuduğum gibi, izlediğimden de bir şey anlamadığım diziler izledim, arkadaşlarımla uzun sohbetler ettim. 

Gökyüzünü seyrettim, hangi yıldız olduğunu bulmaya çalışarak. Bir yerlerden bakıyorsan eğer, nereden olabileceğini aradım yıldızların arasında. Hatta burada, senin hep oturduğun, şimdi benim olan koltukta uyudum bile. 

Hayaller kurdum. Geri kalan hayatımla ilgili değil, kavuşmamızın hayali. Senin orda ne yaptığını düşündüm. Gün içinde yaşadıklarımı anlattım sana, ne diyeceğini düşünerek. Yani, kendi kendime sordum, kendi kendime cevapladım işte. 

İçtiğim kahvenin, sigaranın hesabını tutmadım. Sana sözüm vardı, onu da tutamadım. Anlarsın beni diye avuttum kendimi. Zaten, geriye kalan hayatım, büyük bir avuntu içinde geçmeyecek mi? 

Bazen yaptıklarımı sorguladım. Mesela, İren’ cim, bu köşede saatlerce ertesi gün ne giysem diye düşündüm, çok renk seçeneği varmış gibi, hangi ayakkabıyla kombin yapacağımı düşündüm uzun uzun. Her ‘saçma’ düşüncenin altında yatan sebebi aradım ve hep bir cevap buldu kalbim. Bilirsin ki ben pek akılla cevap bulamam, hep kalbi dinlerim. 

Kaçıyordum. Senden değil elbette. Yokluğundan. Yokluğunun boşluğundan. Çünkü zihnim biliyor acımasız gerçeği. Kalbimse, o kadar güçlü reddediyor ki, yokluğunun boşluğunu kabul edip, aslında bildiği acı gerçeği, abuk sabuk zihin oyalanmalarının içine saklıyor. 

“Gerçek mi?” 

Buraya senin o heyecanlandığın, sevindiğin anlarda sorduğun bu soru yakışmaz mı? İçimden ses tonunu, vurgunu yapıyorum elbette. 

Annecim, ben sorabilir miyim bu sefer? Ama heyecanla, sevinçle değil. Çaresizlik ve hüzünle. “Gerçek mi bunlar İren?” Bu dünyada, yanı başımda olmaman gerçek mi? Cevap verme, sanırım duymaya hazır değilim Balım. Ve sanırım, hayatım boyunca hazır olamayacağım. 

Belki de uyanırım karanlık bir gecenin, senin gibi ışık saçan sabahında; yanında; 'yas köşemde' defalarca hayal ettiğim gibi. 

O zaman gerçek olur her şey. 

1 Aralık 2025 Pazartesi

Cevapsız Sorular

 “Sakın isyan etme günah!” ile başlayan her cümleye isyan ediyorum!

İsyan etmek, sözlükte ‘itaat etmemek, emre boyun eğmemek ve ayaklanmak’ olarak tanımlanıyor.

Bu ‘günah ölçerlerin’ gözden kaçırdığı bir durum var ki evladını kaybeden annelerin isyanı emre boyun eğmemekten kaynaklanmıyor. 

Boyun eğmesek ne olacak? Geri mi gelecek yavrularımız? İstemeye istemeye bu durumu kabul edip, boyun eğmek durumundayız yani. 

Bizim isyanımız, dünyaya! 

Dünyanın adaletsizliğine… 

İnci gibi baktığımız çocuklarımızın yanımızda olmayışına… 

Dünyada bu kadar, hırsız, katil, cani varken neden benim yalan bile söyleyemeyen, saf çocuğum, Balım, İren' im yanımda değil diye sormak günahsa… Razıyım bu günaha! Bedelini öderim. 

Zaten, neyin bedelini ödediğimin cevabını da henüz bulmuş değilim! 

Hastane koridorunda kurduğum ilk cümlelerimden biriydi: “Ben ne günah işledim de başıma bu geldi?” 

Bulamadım cevabını… İki kişilik dünyamızda, kendi halinde yaşayan anne-kızdık oysa ki... 

Benim ödemem gereken bir bedelse bu, benden çıksaydı, benim canım çıksaydı… 

Çıktı da zaten… 

Gidenler için “vefat etti” denirken, huzurlu bir yerde olduklarına inanılırken; geride kalanlara, tüm huzuru kaçmış “yaşayan ölüler” deniliyor… Üstelik, bu dünyada var olmaya devam ettikçe, bir daha huzuru bulamayacağımız da biliniyor… 

Nefes alıyorsun, aldığın nefese pişman oluyorsun… Hayatın doğal akışında ilerlemeye çalışırken, ansızın “Ben ne yapıyorum?” diyorsun. Hak ediyor muyum onsuz yeni bir yer görmeyi, yeni bir şey almayı, sohbet etmeyi, gülmeyi, bir şey yemeyi, içmeyi… İçtiğin su bile mezarının başında suladığın çiçekleri hatırlatırken… 

“Ben ne yaşıyorum, ne yapıyorum?”

Bu cevapsız sorulardan çok sıkıldım bu aralar. 

Bir cevabı olsa içim rahatlar mı peki? Sanmıyorum. 

Hangi cevap, evlat yokluğuna mantıklı bir açıklama yapabilir ki? Hangi cevap bu özlemi dindirebilir ki? Hangi cevap, anne yüreğine su serpebilir ki?

Kayboldum… 

Koca dünyada kendime yer bulamıyorum… Hiçbir yere sığamazken, yaz-kış, sıcak-soğuk demeden, balkonun bir köşesine, “yas köşeme” sığmaya çalışıyorum her akşam... Sevgisi, özlemi, acısı, anıları, varlığı, yokluğu ile... Aslında, yine İren ile 💓 


“Bir çocuğun ölümü, dünyaya sorulmuş cevapsız bir sorudur.” diyor Dostoyevski.

Dipsiz bir kuyunun derinliklerinde, cevapsız soruların yanıtlarını ararken kayboluyor insan... 


30 Kasım 2025 Pazar

Gerçek Neydi?

Gerçek neydi?

Doğum muydu, ölüm müydü?

İkisi arasında geçen zamanda yaşananlar, anılar mıydı yoksa ölümden sonra geride kalanın yaşadıkları mıydı?

Gerçek, fotoğraflara bakarken sanki o zamanların gerçekliğini reddedermişçesine başını sallamak, gözünü resimlerden kaçırmak mıydı?

Gerçek, her zaman oturduğu koltukta, yatağında, çalışma masasında onu görmeyi beklerken görmemek miydi?

Gerçek, bilmediğin bir yerde başlayan hikayenizin, yine bilmediğin o yerde sonlanması mıydı? Ya da o yerde devam edecek olması mıydı? Buna inanmak mıydı gerçek?

Gerçek, sık sık “böyle bir şey olmuş olabilir mi?” diye kendine sorarken, o acı gerçeği ağzından çıkaramamak mıydı? Cevapsız bırakmak mıydı bu soruyu?

Ayrıca, yine sık sık “biz o 12 yılı birlikte yaşadık mı?” diye sormak mıydı kendine? Cılız bir “evet” cevabını fısıldamak mıydı özlemekten sızlayan kalbine. O “evet” diyen iç sesini duyduğunda, “peki şimdi nerde, ne oldu, neden oldu, böyle bir şey oldu mu hakikaten?” diye ardı arkası kesilmeyen soruları sorup, yine cevap verememek miydi?

Gerçek neydi? 


Benim bildiğim ‘gerçek hayatlarda’ çocuklar annelerinden önce ölmüyordu oysa ki. Demek ki bu yaşıma kadar bildiğim hiçbir gerçek yokmuş bu dünyada! Sahte bir şeyin içinde yaşamışım bunca yıl. Ama, o sahteliğin içinde, bildiğim bir gerçek vardı, SEN!

Sensiz kalan hayatım ne kadar gerçek olabilir ki?

Gerçek diye bir şey yok!

Her şey yalan!


29 Kasım 2025 Cumartesi

Yas Tutan Evladının Acısıyla Yaşamak

“Evladını kaybeden bir annenin acısıyla, yasıyla aynı evde yaşamak nasıl bir şey?”

 

İroş’um,

Bugün cumartesi. Genelde haftasonlarını anneannen ve dedenle geçirmek istiyorum. Senin öğrettiğin gibi dayanışma içinde. Bugün de öyle oldu. Birlikte yola çıktık, biraz dolaştık. Dedeciğin yanımızdan ayrılınca, anneannen ağlamaya başladı. Hepimiz saklıyoruz birbirimizden gözyaşlarımızı ama bazen tutulamıyor. Ağlayan suçlu hissediyor kendini diğerini de üzmekten korktuğundan.

“Neden ağlıyorsun?” diye sordum anneannene. Uzun bir sessizlik oldu. “Bana bu gözyaşların değil mi?” dedim. Başını sallayabildi sadece.

“Haklısın, ağlanacak haldeyim.”

“Hepimiz.”

“Evladını kaybeden bir annenin acısıyla, yasıyla aynı evde yaşamak nasıl bir şey?” dedim. “Seninle böyle bir video çeksek, sen anlatsan ve paylaşsak” teklifimi redetti “Ben anlatamam, sen yaz” diyerek.

Anneannende bir anne. Evlat kaç yaşında olursa olsun, evlat işte! Hiç büyümeyen, bu acının içinde bile büyümüş olunacağı kabul edilemeyen.

Senden sonra ki, ilk aylarda, belki de en sinirlendiğim kişiydi anneannen, yani annem! Her şefkat gösterdiğinde, her soru sorduğunda, her şunu yer misin bunu içer misin, onu mu hazırlayayım bunu mu pişireyim dediğinde, anneannene bana annelik yapmaya devam ettiği için sinirleniyordum. Önceleri sessizce cevap veriyordum, suskunluğumdan anlar diye; sonraları hayata, gidişine olan tüm öfkemi ondan çıkarırmışçasına “Sorma”, “Gelme”, “İlgilenme” diyerek kalbini kırıyordum. Ama her kötü olduğumda da onun şefkatine sığınıyordum.

Bir gün dürüstçe konuştum. Bu içten davranışlarının bana iyi hissettirmediğini, benim “Ne istersin?” diye soracağım evladım yokken onun anneliğinin devam ediyor olmasının bana fazla geldiğini anlattım. Evlatları hayatta olduğu için benden çok daha şanslı bir kadın olduğunu da ekledim.

Ağladı anneannen, zaten bilirsin ki gözünün ucundadır hep yaşları. Alınmadı, kırılmadı, kızmadı. Ne yapması gerektiğini bilemediğini, ben nasıl davranmasını istersem öyle yapacağını söyledi ve böyle hissedebileceğimi düşünemediği için özür diledi bir de üstüne.

Anneannen, anneliğin ne olduğunu hatırlattı bana bir cümlesi ile.

Benden çok daha şanslı bir kadındı ama bugünkü sohbetimizde gördüm ki pek öyle değilmiş.

Evladını kaybeden bir annenin annesi olmakta çok zormuş.

16 ayın sonunda, halen geceleri ben uyumadan uyumuyor mesela. Ve tilki uykusunda, “gık” desem yanı başımda buluyorum onu. “Ben buradayım” diyor. İlk zamanlarda, bir bebeği uyutur gibi dizlerine yatırarak uyutuyordu beni. Geceleri, nefes alamadan boğularak uyandığım her anda, elinde bir bardak su ile bekliyordu başımda. Attığım bilinçsiz çığlıklara çaresiz gözyaşları ile eşlik ediyordu. Donuk bakışlarımı boş duvarlara kilitlediğimde, “Ambulans” demesiyle kendime geliyordum (çünkü hiçbir anne evladı için ‘gelmeyen’ ambulansı beklememeliydi!).

Siz, uyurken ağlayan birini gördünüz mü hiç? 

Benim annem, uykusunda ağlayan kızını izliyor uzun zamandır. Ve uyandırmakla uyandırmamak arasında ikilemde kalıyor çünkü eğer İren’ li bir rüya görüyorsam ve uyandırıldıysam nasıl kızacağımı biliyor.

Evladını kaybeden sadece ben miyim bu çatının altında?

Anneler, evlatlarının her derdine derman olmak ister ve çoğunlukla bir yolunu da bulur. Bu derde derman olamamak bir anne için çok sarsıcı değil mi?

Yas çaresizliğine, çare olamadan eşlik eden bir anne, nefes almaya devam eden evladının da yasını tutmaz mı?

‘Anneannesi’ senin cümlelerin ile bitireyim:

“Evladını kaybeden bir annenin acısıyla, yasıyla aynı evde yaşamak nasıl bir şey?”

“Daha önce görmediğin şeyleri görüyorsun. Evde herkesin buluştuğu sofrada buluşmamak gibi, derin bir sessizlik içinde oturmak gibi, uykusunda ağlayan birini görmek gibi… Çok şey yapmak istesende ne yapacağını bilememek gibi… Bir şeyler söylemek istesende doğru zaman mı emin olamadığın için susmak gibi… İlk defa böyle bir şey yaşıyoruz, kimse yaşamasın, bu son olsun… Seninle görüp öğreniyoruz ama bilemiyoruz… Hem torununun yokluğuna, hem evladının haline üzülmek, iki taraflı acı. Seni üzmemek için gözyaşlarını saklamak gibi, tutamayıp belli ettiğinde hem sana hem İren’ e karşı kendini suçlu hissetmek gibi… Anneni üzdüm diye ondan özür dilemek gibi… Anlatması çok zor, şahit olup yaşaması da… Ne gidenine, ne kalanına bir anne olarak derman olamamak ruhumu yaşlandırdı…”

Senin ruhun, enerjin hepimizden genç ‘anneannesi’

(Yeterince ağladıysak, tatlı bir anı tebessüm olsun yüzümüzde… “Anneannesi, İren mamasını nasıl yedi bak…” “Anneannesi, İren ne yaptı biliyor musun?” gibi cümleleri sık duyduğundan olsa gerek; konuşmaya yeni başladığında, İroş, ‘anneanne’ yerine ‘anneannesi’ diyerek seslenirdi anneannesine.)

Seni çok seviyoruz ‘anneannesi’

22 Kasım 2025 Cumartesi

İren' li Hayaller

Kaç tane İren var hayatımda, gittiği günden beri…

Kaç tane İren’ li hayalim var, gittiği günden beri…


Bazen, İren’ den bahsederken, geçen seneyi sanki o varmış gibi anlattığımı fark ediyorum. 7. sınıftayken şöyle yapmıştı derken buluyorum kendimi. Oysa, kitaplarını bile aldığımız, 7. sınıfa başlayamadı ki…

Özellikle pazar sabahları, derinden hissediyorum yokluğunu (belki de bu yüzden pazarları hiç çıkmak istemiyorum yataktan)… Güzel bir pazar kahvaltısı hazırlamak istiyorum ona. Kahvaltı hazır olduğunda, odasına gidip koklayarak ve gıdısından öperek, “Hazır kahvaltı, senin sevdiğin gibi yaptım yumurtayı.” demek istiyorum. Çaylarımızı keyifle içmek, beraber TV izlemek, kitap okuma saatlerimize devam etmek; O, ödevlerini yaparken evi toparlamak, “Anne, akşama hamburger yapalım mı, yanına da patates kızartalım mı?” demesini duymak istiyorum. Ne kadar basit hayaller değil mi? Maalesef, artık sadece hayaller 😞

Hafta içinde, her “Geç kalacağız, hadi uyan artık” dediğimde, “5 dakika daha” desin istiyorum. Bir zamanlar duymaktan bıktığım “5 dakika daha” cümlesini bile özlüyorum. Onunla 5 dakikamın daha olması için neler vermezdim.

Bazen, şunu hayal ediyorum... Yılda bir kere 5 dakika izin verilse görüşmemize... Hızlıca, oralarda ne halde olduğunu anlatırken duysam sesini, sarılırken çeksem kokusunu içime, öpmelere doyamasak birbirimizi... Saçlarını okşarken dokunabilsem yüzüne...   

İren bu hastalık ile karşılaşmamış olsaydı, her şey eski rutinimizde devam edecekti. Birinci hayalim bu… Gittiği günden beri, hayatımda bıraktığı izler ve devam eden yaşanmış varlığı ile…

İkinci hayalim ise, hastalığının tedavi edilmiş olması ile başlıyor. Sonrasında, uzun süre alması gereken fizik tedavi sürecinde okula devam edemeyeceğini düşünüyorum ya da çekeceği ağrıları, yaşayacağı psikolojik travmayı. Bu hayali, acı çekeceğini düşündüğüm için sevmiyorum. Ama, ne olursa olsun yanımda olacaktı… Belki de bencillik bu. Geride kalanın, kendini düşünme hali… 

Üçüncü hayalimde, İren’ i okula, tekerlekli sandalye ile getirdiğimi düşünüyorum. O kadar merhametli arkadaşları var ki, İren’ e nasıl destek olabileceklerini tahmin edebiliyorum. Bu hayali, bir öncekine göre daha çok seviyorum çünkü hem yanımda olacaktı, hem hayatta, hem de okulunda… 

Dördüncü hayalim, şu an olduğu yerde tezahür ediyor. Cennetini hayal ediyorum İren’ imin. Merakla, özlemle, sevgiyle, gözyaşı ile… Mutlaka Galatasaray ve ayran vardır içinde 😊 Ve tabii ben 💜

Gittiği günden beri, hayatımda, tek bir İren olmadı: Sağlıklı günlerindeki İren… Tedavi şansı olan ve iyi sonuç alınamamış olan İren… Tedavi şansı olan ve tamamen iyileşmiş olan İren… Ve cennetteki İren… 

Gittiği günden beri, hayatımda, tek bir İren’ li hayal olmadı ancak bütün hayaller hep aynı yerde kesişti… 

Her nerede olursa olsun, her ne halde olursa olsun, o benim eşsizim, o benim en sevdiğim, o benim sevmekten asla vazgeçmeyeceğim… 

Bütün hayallerim, gözyaşları ile yıkanmış sonsuz sevginin kapısında birleşiyor… Biri yanına umudu katıyor, diğeri mutluluğu, diğeri kaygıyı, diğeri merakı, diğeri çaresiz özlemi. Yani, evladın yanındayken kurduğun hayallerde yaşadığın tüm duygular, o bu dünyada yokken de aynı şekilde devam ediyor... Annelikten... 

Hayatım, seni hayal ederken sonlansın Balım… Ve en büyük hayalim gerçekleşsin, kavuşalım orada, hayallerimde ki gibi olmasa da olur... Yeter ki kavuşalım...