Hamnet, William Shakespeare ve eşi Agnes’ in, 11 yaşındaki oğulları Hamnet' i ani şekilde kaybetmelerinin ardından yaşadıkları derin yas sürecini konu alıyor.
Son günlerde, oldukça ses getiren bir film. Ben filmi,
naçizane, evlat kaybı yaşamış, yas tutan bir anne olarak değerlendirmek
istedim.
18 ay sonra, İren’ siz ilk sinema deneyimim olacağı için
aşılması gereken yeni bir eşikti benim için sinemaya gitmek. Bu eşiği, yası
anlamlandıran bir film ile atlayacak olmak doğru bir tercihti.
Agnes, ikizlere doğum yaptığında, kızı nefes alamazken,
anneliğin o ‘delilik’ hali ile tanıştırıyor bizi: “Yaşayacaksın, yaşayacaksın.
Hiçbir şey seni benden alamayacak.” diyerek. “Aramıza hoş geldin” diye geçiyor
içimden.
Annelik, evladı için olmazları olduran, her şeyin üstesinden
gelebilecek gücü kendinde bulan bir hal ama asıl olan bu değil bildiğimiz
üzere. Bu noktada, ölümünde doğum kadar konuşulması gereken bir şey olduğu
incelikle işlenmişti filmde.
Shakespeare’ in hayalleri için, Agnes, 3 çocukla yuvayı tek
başına kurup sırtlanıyor, isimlerini bilmediğimiz bir çok anne gibi. Ta ki,
Hamnet’ i ani bir şekilde kaybedene dek.
Evlat kaybının ardından dağılan bir aile görüyoruz.
Anne-baba yası çok farklı yaşıyor. Agnes’ in öfkesine, acısına, yasına, Hamnet’
in yokluğunu kabul edemeyişine tanıklık ederken, Shakespeare’ in sessizliği
sinir bozuyor. Her iki ebeveynde yalnızlaşıyor. Bu hikaye, şahit olduğum bir
çok yaslı ailenin hikayesinden çok tanıdık.
Shakespeare’ in bu sessizliği, sonunda bir başyapıt olan
Hamlet’ e dönüşüyor ve kaybını anlamlandırma çabası, varoluşsal bir arayışın
sesi oluyor: “To be, or not to be, that is the question...”
Yas, sessiz ama gürültülü bir hal. Filmde, yasın bu
sessizliği, Oscar adayı Jessie Buckley’ nin oyunculuğu ile gürültülü bir sese
dönüşüyor.
Sosyal medyada sıklıkla karşımıza çıkan, Hamnet’ in son
nefesini Agnes’ in kollarında verdiği o sahneden daha çok sessizliğinin içinde
sadece bakışları ve mimikleri ile yasını anlattığı son sahne beni çok
etkiledi.
Tam bu noktada, içinde Agnes, Gaye ve tanıdığım onlarca
yaslı annenin olduğu gözyaşlarım aktı. Buckley’ nin sessizliği ağır darbeler
indirdi yüreğime.
Son sahnede, Shakespeare ile Agnes’ in göz göze gelmesi,
aynı evlat için tutulan farklı iki yasın birleştiği nokta oldu. Artık, yalnız
değillerdi. Hamnet, tam da hayal ettiği gibi, babasının sahnesinde yeniden can
bulup varlığını sürdürürken, Agnes sessiz ve garip bir derinliğin olduğu
bakışlarında aradı Hamnet’ i.
Yasın aşamalarına, son on dakikalık final bölümde şahit
olduk… İnkar, öfke, depresyon, pazarlık, kabul… Gözünde geçmişe dair canlanan
anılar ve Hamnet’ in sahne hayalinin, fiziksel olarak var olmamasına rağmen,
babasının sahnesinde başka bir varoluşa dönüştüğü an. Agnes’ in oğlu ile
kurduğu gelecek hayallerinin yasını tutmasının da son buluşuydu belki bu
an.
Ve her iki ebeveyninde bu acımasız gerçeği kabul ederken,
Agnes’ in hayalinde küçük Hamnet ile vedalaşması, oturduğum koltuğa çiviledi
beni. Evlat kaybı ile aile yasın dalgalarıyla farklı şekillerde boğuşurken,
Hamnet, babasının kaleminden Hamlet olarak yeniden doğuyor. Annesinin
ise kalbinde… Agnes, kalbini, evlatlarının gidişinden sonra onların sevgisine
açık tutabilen her anne gibiydi, bizdendi.
Yas, gidenin değil, geride kalanın işi. Kendine has bir dili
var. Yıllar önce de aynı dilin var olduğunu, muhtemelen yıllar sonra da aynı
dilin var olacağını bilmek güven verdi.
Bu dili, bir sinema filminde, Agnes karakterinden
okuyabilmek ise, yalnız olmadığımı hissettirdi. Tüm annelerin, evlat kaybı ile
dağılan ailelerin, hayatların, artık aynı kişi olunamayacağının yalın bir
anlatımını izledim. Yasın sessiz ama gürültülü çığlığı ancak bu kadar doğal
yansıtılıp, görünür kılınabilirdi.
Tüm mesele, “Olmak ya da olmamak” idi aslında. Filmin
ardından, hayatımıza yas girdikten sonra, yasımızla nerde olmak, nerde durmak
isteyeceğimiz üzerine uzun uzun düşünebiliriz.