O ilk günlerin karanlık bir gecesinde, kolumu ısırırken buldum kendimi.
Farkında bile değildim ne yaptığımın.
Canımın acıyıp acımadığını kontrol ediyordum istemsizce.
Canım acımıyordu.
Ben o karanlık gecede anladım, bir daha canımın kolay kolay acımayacağını.
Aylar geçti, takvimler “1 sene oldu İren gideli” dedi
acımasızca.
1 gün ayrı kalamam dediğim kızımdan 365 gündür ayrıydım.
365. gün, yanımda olmak isteyen herkesi geride bırakıp,
yanında olmak istediğimin yanına koştum.
Başında ağlarken, 1 sene önce orda ne halde olduğumu
anımsadım.
Canım acımıyordu ama kendime acıyordum.
Halime, çaresizliğime, İren' sizliğime acıyordum.
Duamı ederken, bir yandan “Allah’ ım yardım et!” diye yalvardım.
İren’ in bu halime üzüleceğini bildiğim için defalarca özür
diledim ağladığım ve isyan ettiğim için çünkü benim içim ne kadar acırsa
acısın, onu acıtamazdım.
Anneydim!
Arabaya bindim.
Alıp başımı gitmek istedim hiç bilmediğim yerlere.
Ama, duaya gelecek olanları karşılamam lazımdı.
Boş ver, bas git derken bir yanım; anne yanım olmaz dedi,
görevimi layığıyla yapmalı, kızımın duasında “Amin” demeliydim.
Yol boyu, önümdeki arabaları ve trafik ışıklarını bulanık görecek kadar ağladım bağıra bağıra.
Durdum bir benzinlikte, oturdum, kendime benzin doldurdum
bir bardak kahvenin yanında içilen iki sigara ile.
Yola devam ettim.
İkinci molaya ihtiyaç kalmadan, evimizin kapısına geldim.
Gözyaşımı sildim, zili çaldım.
Beni bekleyen, İren’ in anneannesi ve dedesini de asıl olmak
istedikleri yere gönderdikten sonra, dostlarım geldi tek tek.
Yine, 1 sene önceki gibi kalabalık olmaya başladı evimiz.
Her gelen ile sarıldık, acımı paylaştılar, onların gözleri
dolarken benim gözyaşlarım donmuştu.
“Ben hiç ağlamıyorum, normal mi?” diye sordum.
Neye dayanarak bilmiyorum, normal olduğunu söylediler, onlarda bilmiyorlardı bence.
Hoca, “Merhum yavrumuz Arya İren Yıldırım’ ın ruhuna…”
diyene kadar gözümden bir damla yaş akmadı.
Dua okunurken, 1 sene önce bulunduğumuz aynı salonda ne
halde olduğumu hatırladım ve yine acıdım kendime.
Canım acımıyordu ama ben kendime acıyordum.
İren’ sizliğime acıyordum.
Ertesi gün, yani 1 gün ayrı kalamam dediğim kızım olmadan 366. güne uyandığımda, hissizleştiğimi fark ettim.
Ne fotoğraflarına bakabiliyordum, ne onu düşünebiliyordum.
Sanki o 365 gün hiç yaşanmamış, hatta 12 yılımız hiç yaşanmamış
gibiydi…
Kendime ve İren’ e bir yabancı olmuştum.
Acıma yabancılaşmıştım.
Bir hafta kadar sürdü bu halim.
İren’ ime, 12 yılımızın her bir anına, acıma, yasıma ihanet
ettiğimi hissettim.
Sonra, taşlar yavaş yavaş yerine oturdu.
Ben artık acıdan, ağlamaktan, onsuz bir dünyaya adapte olma gayretimden
yorulmuştum.
Kısa bir mola vermiştim fark etmeden.
Bugün, bir yazı çıktı karşıma: “Yas, yaşamın içindedir… Gülmeyi
durdurarak tutulmaz… Hiçbir acı, yaşamdan kopuk yaşanmaz. Ara ara saptırmadan,
dinlenmeden, hatta acıya duyarsızlaşmadan olmaz…” diyor Klinik Psikolog
Özge Orbay.
Tıpkı, benim yaşadığım gibi...
Hissizleştim dedim ya, ben, acıya duyarsızlaşmışım aslında.
Çünkü, sayısını bilmediğim kadar acı iğneleri batıp batıp çıkmış
bedenime, kalbime, beynime, ruhuma 365 günde.
366. günde, hiçbir iğne acıtmaz olmuş canımı, alışmışım, aşılanmışım acı iğneleri ile, başka acılara bağışıklık kazanmışım yaşadığım tarifsiz acıyla…
O yüzden, bir daha canımın kolay kolay acımayacağını anladığım o gece gibi, sadece fiziksel değil, içsel olarak da başka acılarla acımıyor içim.
İren’ sizlikten başka hiçbir şey acıtmıyor canımı…
🪽🤍
YanıtlaSil